5 Temmuz 2012 - 19:30

Bismillah Tarih boyunca beşeri toplumlar üzerinde en fazla etkisi olan Peygamberler olmuştur, ilahi takdir de bu yöndeydi zaten. Peygamber vasiylerinin bu ilahi irdeyi devam ettirmeleri de Allah’ın istediği idi.

Peygamber döneminde O’nun temsilcisi, valisi olmaları hasebiyle, ve yine O‘nun vasiyleri olan masum imamların döneminde onların yardımcısı, bölgesel temsilcileri olmalarından dolayı, hem de gaybet döneminde İmam’ın naibleri olmaları hasebiyle ulemanın toplumda hep özel bir yeri olmuştur.

Toplumun dinamikleri olmaları, toplum ve insanlar üzerindeki etkilerinden dolayı ulema her toplum ve inanç sisteminde üzerinde konuşulan konuların hep ilki olmuştur. Bazen önde gelen bir sınıf olarak görülmelerinden rahatsızlık duyulmuş, bazen kutsalık elbisesi giydirilmiş, bazen erişilemeyecek insan olarak görülmüş, bazen de arkasından gidilemeyecek biri olarak görülmüştür.

Alimlerin toplumları yönledirmelerini engellemek ve etkisini azaltmaya çalışmak, servet ve iktidarı elinde bulunduranların baş hedefi olmuştur; Zer- zur sahibi iktidar, bazen onları satın almış saray alimi yapmış, bazen buna saltanatlarının gücü yetmemiş onların etkisini azaltmaya çalışmış, bazen inzivaya sevketmiş, bazen de onlardan kurtulmak için şehid etmişler. Bazen tek bir alim onların saltanatını tar u mar etmiş bazen ise onlarcası, yüzlercesi bu sahada pek etkili olamamıştır.

Tarih boyunca ve zamanımızda ulemaya dokunulmazlık elbisesi girdirenlerin sayısı da az olmamıştır. Ulemayı eleştirmeyi sanki peygambere saldırılmış gibi algılamak, alimlerin hatalarını maslahat icabı örtbas etmeye çalışmak ve yanlış teşhislerini “maslahat öyle gerektiriyordu” gibi mazeret/gerekçelerle geçiştirmek aksi tesir uyandırmış ve maalesef ulemaya itimad ve güveni azaltıp onlara karşı cephe oluşmasına sebep olmuştur.

İmam Hamenei’nin Dr. Ali Şeriati hakkında kullandığı “hem dostları, hem de muhalifleri ona zülm etmişlerdir” ifadenin aynısı ulema için de geçerlidir; “ulemanın hem muhalifleri, hem de sevenleri ulemaya zulüm etmişlerdir.”

Önceki yazılarda İmam Hamanei’nin Dr. Şeriati hakkında sarfettiği ve Dr.Şeriati’nin görüşlerini değerlendirirken buyurduğu noktalara çok dikkat etmek gerekir. Şimdi aynı söyleşinin üçüncü bölümünü sunuyoruz:

Keyhan: Şeriati‘nin ruhaniyet/din alimleri ile ilgili düşünce ve duyguları hakkında çeşitli ve farklı görüşler var- bazen de kasıtlı- siz Dr.Şeriati ile arkadaş ve bir çok noktada hemfikirdiniz bu konuda görüşleriniz nelerdir?

İmam Hamenei:“İşte bu nokta da -daha önce dediğim gibi- onun kişiliğinin tanımayan yönlerinden biridir. Sorunuza cevap vermeden önce bir hatıramı anlatayım: 1967 yılında Meşhed‘de alimlere ve talebelere tefsir dersi veriyordum. Tefsir derslerinin birinde „ruhaniyet“ hakkında sohbet etmiştim; „ruhaniyetin yapılanması“ hakkında görüşleri açıklıyordum, bu konuda dört görüş olduğunu söyledim:

Birincisi, ruhaniyetin(ulema sınıfının) tamamen kalkması gerekir, yani aslen ruhaniyet diye bir sınıf istemiyoruz.

İkincisi, ruhaniyeti mevcut haliyle kabul edelim, yani şu anki yapısıyla olduğu gibi kabul edip hiç bir ıslahat/düzenleme yapmayalım.

Üçüncüsü, tamamen değiştirelim yani mevcut ruhaniyet/ulema sşstemini tamamen kaldırıp yerine kendi beğendiğimiz ve istediğimiz bir şekilde yepyeni bir ruhaniyet yapısı oluşturalım.

Dördüncüsü, ruhaniyetin asıl yapısı korunmalı ve yanlışları ıslah edilmeli, düzeltilmelidir. İlim havzalarının yeniden yapılandırması gerektiği ve yanlışlarının ıslah edilmesi üzerinde açıklamada bulundum. Elbette ben ilk üç görüşün batıllığını ve dördüncü görüşün doğruluğunu delillerle beyan ettim.

O dönem Dr.Şeriati aleyhinde zemzemeler yüksek sesle söylenmeye başlamıştı; Ali Şeriati‘nin, “şeriatın hakimiyeti düşüncesi” hakkında inancının azaldığı, ruhaniyete artık saygı duymadığı gibi sözler söyleniyordu.

O günlerde Dr.Şeriati ile bir toplantımız oldu. Kendisine tefsir dersinde bu konuyu gündeme getirdiğimi söyledim, dört görüşün hepsini saydım.

Birincisi, ruhaniyetin tamamen kalkması. Bu yanlıştır,dedi.

İkincisi, ruhaniyeti mevcut haliyle kabul edelim hiç bir değişiklik yapmayalım. Bu da yanlıştır, dedi.

Üçüncüsü, ruhaniyet/alimlik sistemini tamamen değiştirelim yani mevcut ruhaniyeti tamamen kaldırıp yerine beğendiğimiz ve istediğimiz bir şekilde yepyeni bir ruhaniyet oluşturalım, dedim. Ben bu üçüncüyü söyleyince , Vaay ! bu hepsinden daha kötü ve daha tehlikelidir ve en büyük sömürü, kötüye kullanma budur, dedi.

Dördüncü görüşü açıklayınca, Evet! bu görüş en doğrusudur, dedi.

Dr.Şeriati bazılarının iddialarının aksine ruhaniyet düşmanı olmadığı gibi ruhaniyetin misyonuna inanan ve kabul eden biriydi. Ve şöyle diyordu: “Ruhaniyet bir zarurettir, tazyif edilemeyecek asıl ve temel kurumlardan biridir, ruhaniyete muhalefet eden, karşı çıkan kesinlikle müstekbirlerden beslenmektedir.”

Bu onun inacıydı, bundan hiç şüpheniz olmasın, bunlar Şeriati’nin kesin inançlarından biriydi. Ama ruhaniyet hakkında düşüncesi şuydu; Ulema üstlenmiş olduğu misyonu gerektiği gibi tam ve hakkıyla yerine getirmiyor.

Diğer bir hatırma anlatayım; Celal Âl-i Ahmet bir gün Meşhed’e gelmişti. Âl-i Ahmet, Dr.Şeriati ve dostlardan bazılarıyla beraber bir toplantı yaptık. Konu ruhaniyetten açıldı, Ben de toplantıda olduğum için herkes farklı birşeyler söylüyordu. Dr.Şeriati biraz eleştirmeye başladı. Âl-i Ahmet, Şeriati’ye “neden ilim havzalarını ( ruhaniyeti ) bu kadar eleştiriyorsun, gel kendi aydınlarımızı eleştir.” Daha sonra aydın kesimi tenkid ve saldırı mahiyetinde bir kaç cümle kullandı. Şeriati’nin verdiği cevaptan onun ruhaniyet ve ulema hakkındaki görüşü net anlaşılabilir, dedi ki: “ Ruhaniyeti eleştirmemin, ilim havzalarını eleştirmemin sebebi şudur ki, ilim havzalarından beklentilerimiz çoktur, aydın kesimden beklentimiz bu kadar değildir. Doğum yeri batı kültürü olan bir kurumun birşeyi yok ki ondan beklentimiz olsun. Ama ruhaniyet esas ve temel bir kurumdur, bu beklentilerimize cevap verilmediği için ulema sınıfını eleştiriyorum.”

Görülüyor ki, Şeriati ulemanın üstlenmiş olduğu misyonu gerektiği gibi yerine getirmediğine inanıyor. O yıllardan sonra Merhum Dr.Şeriati’nin ulemayla yakın irtibat kurması sonucu düşüncesi tamamen değişmişti, 1973-4 yıllarında ulemanın çoğunun üstlendiği misyonu yerine getirdiğine inanıyordu. Dr. Şeriati ömrünün son yıllarında ulemaya da büyük bir inancı vardı, bu misyonu gerektiği gibi yerine getiren ulemaya büyük bir alaka duyuyordu, özellikle de İmam Humeyni’ye (r.a) derin bir muhabbeti vardı.”

İmam Hamanei‘nin beyanlarından alınacak dersler:

İlim havzalarının yapısının inkılab öncesi istenilen düzeyde olmadığını İmam Hamenei’nin kendisi de beyan ediyor. İnkılabın zaferi sonrası dönemde İmam Humeyni‘nin de (r.a) üzerinde durduğu en önemli konulardan biri ilim havzalarının yeniden yapılanması ve islahatın gerçekleştirilmesi doğrultusundaydı. Üniversite- Havza birlikteliğini gündeme getirip bu konuda üzerinde ısrar etmesinin sebebi de buydu. Daha sonraları Veliyy-i Fakih Hamenei de aynı konuya İnkılab öncesi olduğu gibi Rehber olduktan sonra da defalarca beyan etmiştir. Kum’a yaptığı son ziyaretinde de bu konuya dile getirmiş, „Üniversitelerin İslamileşmesi, havzaların da bilimselleşmesi“ konusu üzerinde hassasiyetle durulması gerektiğini vurgulamıştır.

İlim havzalarının yeniden yapılandırılması o zamandan günümüze kadar beklenenden daha hızlı ve daha fazla gerçekleşmiş olup bu süreç aydın kesimin beklentilerinin ötesinde hala da devam etmektedir.

Bu değişimin ve yeniden yapılanmanın bizim toplumumuza da yansıması gerektiğini düşünüyorum. Ülkemizde ilim havzası bulunmuyor ama ulemanın kendi içinde yeni bir yapılanmaya ve fikri değişime gitmeleri gerekmektedir.İlim havzalarındaki değişimi takip edip yenilikleri yakalamaları şarttır.

Değişim ve yapılanmadan maksat, dernek ve birlikler kurmak değildir, bunlar olması gereken teşkilatlanmalardır, ama değişim İmam Hamanei‘nin de işaret ettiği gibi genç neslin dili ve kültürüyle, zamanın gereksinimlerini beyan etmede gerekli donanıma sahip olup muterakki/ilerici İslam anlayışını yeni metod ve sistemlerle topluma sunmaktır.

Ulemadan çok şey beklenildiği tarih boyunca hep dillendirilen bir gerçektir. Ulemanın kendisi bu çarpık yapıyı düzeltmezse başkaları haklı olarak bu yapıya dil uzatacaktır. Çünkü halk ve genç neslin alimlerden beklentileri vardır, onları peygamberin varisi olarak görüyorlar. Bu Dr.Şeriati’ye has bir davranış da değildir. Günümüzde aydın kesim tarafından ulemadan bazılarının toplumumuz için yetersiz olduğu gerçeğini dillendirmesi gözardı edilmemelidir.

Özellikle de dindar aydın kesimin bu çarpık yapıya sessiz kalmamalarının sebebi ulemaya itimat ve güvenin kaybolmaması gerektiğine olan inançları ve dini duyarlılıklarından kaynaklanmaktadır. İçinde bulunduğumuz iletişim çağında dini konularda „muterakki İslam anlayışını“ kendi anladıkları biçimde beyan edeceklerdir elbet. Okuyan araştıran herkes dini öğretileri bir dereceye kadar idrak edebilmektedir artık. Bunu aydın kesimi, ulemanın karşısında olarak görmek ve göstermek dar görüşlülüktür. Çünkü din kimsenin tekelinde değildir.

Keyhan: Şeriati İslami tefekkürün gelişmesinde bir merhale olarak görüyorsanız, bir sonraki merhaleyi nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

İmam Hamenei: Devam edecek

Abdullah Özgür